SİTE: Home Meditatif Bilinç
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Arama

Meditatif Dans

MEDİTATİF BİLİNÇ

Yerimizden kalkmak

‘İradene hakim ol ve ipleri ele al’

Nietsche

Yerimizden kalkmak..

Niçin mi?

Bazen uzun depresyon dönemleri, aklımızı toparlayıp, vaktimizin gelmesini beklememiz için gereklidir. Günler ve hatta aylar boyu uzanıp, serilip, sonra hiçbir şey yokken ortada,  hırsla kalkıp hızla çalışmaya veya her zaman yapmayı istemiş olduğumuz şeyi yapmaya başlayabiliriz.

Ama bir türlü kalkamayabiliriz de yerimizden, her şeyin mükemmel olduğu hayal bir zamanı umup çağırarak öylece bekleriz. Yüreğimizdeki derdi kendimizle ve iç dünyamızla ilgili, gizli bir dehliz zannıyla içimize kapatırız.

Fakat tanımadığımız bir gülümseme, veya bir insan bakışı bazen en dipteki düğümleri bile gevşetebilir. Ve başka hiçbir şey paylaşmadığınız, ortak hiçbir nokta taşımadığınızı sandığınız bu insanın gözlerinde, sizin bile her zaman farkında olmadığınız ama içinizi kaplamış bu derdi paylaştığını görüverirsiniz birden.

Biz zamanı değiştirmeye başlamadan önce en azından bizim için hiçbir şey değişmeyecektir. Ve büyük sorunlar, ne kadar saklı olsa da, tek başına çözülmesi imkansız bir hale gelene kadar karışmıştır çoktan. Net bir bakış ister, ve sahibi yakından onu ancak bulanık görebilir.

Tek ihtiyacımız olan değiştirme yeteneğimizi fark edebilmektir oysa ki..

 

Ayağa kalkmak; daha iki yaşındayken heyecanla ve inatla başardığımız, ama ayağa kalkana kadar defalarca yerle kucaklaştığımızı nedense artık unuttuğumuz..

Bu sefer başka bir şey için ayağa kalkmak, daha önce denemediğimiz, tatmadığımız bir şey için..

Yeni bir zevkin peşine düşmek, yeni bir olgunluk derecesi takmak omuzlarımıza..

Bu ev o kadar dağınık ve pis ki, artık toplanmasına imkan yok derken, tek bir eşyanın yerine kalkmasıyla o doyumsuz süreç başladı bile. Sadece insanoğlunun becerisi, düzenleme...

Vahşi bir ormanda bir insanın nerede yaşadığını anlamak zor değildir. Düzen işaretlerini gördüğünüz anda hem türünüzü tanıdınız bile. Üst üste konmuş odun parçaları var bir yerlerde. Çiçekler gelişi güzel değil, sıralı sıralı açmışlar. Belli ki biri dikmiş onları. Doğayı sahiplenmek, aldığımız bilinci ona iade ederken kattığımız tek şey olan düzen ile mümkün.. Ama hiçbir zaman tam yerine oturmayacak, bir parça hep bir başkasının üzerine düşecek, ve yerine konacak bir baş kalkacak oradan. Değişim hep işaretlerini verecek.

Ayağa kalkmak niçin mi?

Varlığımızı seyredebilmek için yaptıklarımızda. Neden olduğunu anlayabilmek için kendimizin. Yaşamın tuhaf mucizesi, hep bir şey daha var yapabileceğimiz. Bir şey daha ki en derinlerde saklı öğretisi.

Yardım edebilmek birisine.

Nephes’in bir hikayesi vardı. Daha önce defalarca duyulduğunu, yaşandığını hissettiren  hikayelerden. Varlık alanlarımızın kilit noktalarından süzülür bu daha önce yaşanmış olduğunu hissettiren deneyimler. Tabii ki yaşadık. Yüz yıllar boyunca edindiğimiz bellek değil mi hücrelerimizde gizlenen.

Kapı çalınır, kapı açılır. İhtiyar bir adam, bakar gözlerinize. Bir ekmek parası.

Yok demiş bulundunuz işte, belki sahiden de yoktu.

Peki hatırladığınızda dolaptaki ekmeği, daha yeni kapatmışken kapıyı.

Ve uzandığınızda pencerenizden seslenebilmek için apartmandan çıkan dedeye.

Ve beklediğinizde dakikalarca pencerede.

Apartmandan çıkan kimse yoksa!

Anlarsınız ki birden ürpererek, aslında bu o dede için değil, sizin için bir fırsattı. Her yardım ettiğinizde birisine, gökyüzünün krallığı sizin için kırpılan bir göz gibi açılıp kapanır.

Yokluktan üretirsiniz bu krallığı yeniden.

Karşılığında verecek bir şeyi yok zannettiğiniz gözleri pırıltılı çocuk yanınızda oturan. Sıcak çayınızı içip gülümser, ve öylesine bir şeymiş gibi, yıllardır aradığınız bir fikri fısıldar yüreğinize. ‘Sen şu konuda çok yeteneklisin biliyor musun, niye bunu denemiyorsun’. Think tank’lara, araştırma şirketlerine koşturacakken siz, fikri biraz ötenizde buldunuz bile. Fikir daha önce ne şekilde taşınmış, hangi hataları veya doğruları nerelerde yaşamış, yolunuzu hızlandırmak için o zaman gidersiniz araştırma şirketine. Sahici bir fikre, başarılı bir gelişim sağlamak için.

Hesaplamayın. Bu sağ beynin alanıdır. Burada hesaplar bir işe yaramaz. Her şeyin karşılığı vardır. Hepsinden önemlisi, çoğu zaman içinizde.

Beklediğiniz karşılık verdiğiniz taraftan değil, çoğu zaman dönüp dolaşıp başka birinden gelir size. Fark edersiniz ki sizin de hep istediğiniz, ama bir türlü bir şey veremediğiniz insanlar vardır. Bazılarından hep gelir size, bazılarına da hep verirsiniz. Kendinizle ilişkilendirmek döngüyü birebir, bir hatadır çünkü bu çok daha büyük bir alandır.

Birinden bir şey gizlediğinizde, aslında kendinizden gizlediğinizi anlarsınız. Birinin sorunu zannettiğiniz şey, aslında sizin sorununuzdur. Sadece aranızda dönüp dolaşan ışık kırılmış, görüntüleri farklılaşmıştır. Biraz düşünün, birine her kızdığınızda sizdeki bir sorunu bulacaksınız. Her sorun yolunuzu uzatacak, yeni bir yön verecek size farklı bir düşünme yöntemiyle çözüme doğru giderken.

İçinizde doğru, usanmak bilmeden yinelenip durur. Bu bir hataydı sinyalini duyduğunuz anda güvendesiniz. O ses susmadığı sürece, hatanızı bir sonraki deneyiminizde düzeltme şansınız vardır.

Buğday mı, hikmet mi*..

Buğday sormaya giden Yunus’a, İbrahim’in verdiği hikmet dersini duymuşunuzdur.

Onu savaşa gönderir, ve asıl ihtiyacı olan şeyin buğday değil, hikmet olduğunu öğrenmesini sağlar.

Biz bu derslerle büyüdük. İnsanlarımız hikmetini içinde sakladı pırıl pırıl elmaslar gibi. Onların gerçekten buğdaya ihtiyaçları varsa artık, onlara kulak verin. Bizden ders almayacak kadar yetkindi bebeği yanında açlıktan ölen kadın.

İstemek ayıp sayıldıysa topraklarımızda, hikmetin gücü hala yaşadığı içindir.

Size verilenleri almaktan çekinerek reddettiğinizde, bu davranışınız karşınızdakine ‘ben olsam vermezdim’ hissini taşır. Sizin için bir şey hissedildiğinde ve size sunulduğunda hemen karşılık vermeye çalışarak yolu tıkamayın. Siz de hissedeceğiniz ve gerçekten gerekeni sunacağınız zamanı bekleyin.

Araçsal akıl uyandı ülkemizde. En az emek ile en çok karı sağlamak. Maddiyat neredeyse oraya koşturmak. Halbuki kırılan bir şeyler var ilişkilerimizde, yüreğimizde. Yüzyıllarca sabırla taşınmış hikmet. İstemek ayıp sayıla sayıla susturulan ihtiyaçlar. Şimdi mengenesinden fırlamış gibi ortaya çıkarak, engel tanımadan akıp duracak, özenle büyütülen erdemleri susturup yok edecek.

Bir kişinin ayıbı, yüz kişinin edebinden önde sayılacak.

Halbuki insanlar nedenini başta anlayamadıkları şeylere mıknatıs gibi çekilirler. Bağırışların, çağırışların, yakarışların arasında hala kulaklarımız bir fısıltının peşinde koşar.

Fısıltıyı yok saymak basittir. Daha fazla bağırmaya çalışmak ise garip. Halbuki benliğimiz fısıltılarla iyileşir.

Güç ve kudret içinde gözükenler bir gün bu fısıltının gelip onları bulacağı günü beklerler. Pahalı kostümler yabancılaştırır insanı. Halbuki tüm insan rüyaları birbirine benzer. Gerçek muhtaç olunan, saçlarda dolaşan bir eldir.

En pahalı şey bir dost tesellisidir. Paha biçilemez..

Araçsal akıldan sonra iletişimsel akıl keşfedildi batıda. Takibin gerisi, takipten bile anlamsız geliyor kulağa.

Kırılan yüreklerin üzerinde sofralar kurmak.

Sonra biz eskiden doğruymuşuz demek. Tekrar ulaşmak birbirimize enkazlarımızın arasından..

Zenginliğin tek yolu yıkıp, kıymak değil. Sadece korkmamak. Üstelik bizde olmayan bir korkuyu taklit etmeye zorlanıyoruz. Niçin?

İlle de akılla anlatmamız gerekiyorsa demiş John Rawls. Sosyal adaleti sağlamamız gerekir çünkü biz de bir gün kötü duruma düştüğümüzde, o kadar da kötü olmamamızı sağlar.

İletişimsel aklın kurucusu Habermas, felsefenin yaşayan çınarı, insanlık sırlarının arasından gülümsemiş. ‘Hakikat derin bir şekilde sosyal adaletin sağlanmasına bağlıdır.’

Zor gibi gözüken şeyler, ödülleri çok büyük olduğu için zor hissi verir. Bu ödülü müjdeler.

Daha ne kadar ağlayacağız televizyonun başında bir parça ekmek için birbiri üstüne düşen yaşlı kadınları seyrederken.

Gerçekten yapabileceğimiz bir şey yok mu? Gerçekten çok mu önemli alacağımız son model cep telefonu. Halbuki arayacak bir kimseniz, ve onunla paylaşacak hakiki bir cümleniz yoksa bir şey ifade etmez o son teknoloji.

Teknoloji düşmanlığı değil derdimiz. Sadece o telefonu ertelemek ve yardımı öne almak gerekli belki. Çünkü biz duymuyoruz ama çığlıklar yükseliyor yüreğimizden. İçten içe hasta ediyor bizi adaletsizlik. Konuşacak bir şeyimiz veya herhangi bir gerçekliğimiz kalmıyor sonra. Pırıltılar bir bir sönüyor paylaşım olmadan. Renkler tek düze ve sıkıcı bir hal alıyor.

Niye mi ayağa kalkıyoruz? Niye çenesi yukarıda dik bir duruşu takip ediyoruz?

Köklerimizin buna ihtiyacı var şimdi. Aslında eğiktir boynumuz. Vicdanımıza kilitlenir aklımız. Tek başına baş edemeyeceğimiz gerçeklerle doludur yaşam. Ve asla anlayamayacağımız bir sona doğru giderken tek tesellimiz eğik başımızdır.

Güçsüz olduğumuz yerlerde zaafları kabullenmekle başlar diklik. Kabullendiğimiz anda ilaçlarımızı buluruz. Nötrken doğamıza koşar, onu yansıtırız. Boynumuz eğikken aczimizi anlarız. Ve dik durduğumuzda, bunun için gerekenleri yapmaya başlarız. Tek başımıza değil belki, birbirimizle.

Ve yardım fırsatı. Yürekte kanatlanır. Ama gerçek bir yardım olması için güçlü bir akla ihtiyaç duyar. Bağımlı kılmadan yardıma, maraz doğurmadan iyilikten. Hem kendimiz, hem diğerlerimiz için gerçek bir duygu yaratmak ve onu paylaşmak. Paylaştıkça, gidip geldikçe aramızda katlanan, kanatlanan, ve diğer benliklere ilham yollayan bir şey.

Sonun bizim için başlangıç olacağını hissettiren, ve eşikte tek yoldaşımızın vicdanımız olduğunu hatırlatan bir şey.

Peki, tabi ki..

Sorumluluk mu?

O benim tanımım artık şimdi..

* Nihat Genç’e hikayeyi hatırlattığı için teşekkür borçluyuz.

 

Ruhun Rüyası; ESTETİK

Seni böyle tutan nedir, iki elin şaşkınlıkla açılmış, çiğ tazeliği gözlerinde, saflığını bozmamak için anlamazdan gelirsin söylediklerimi.

Böyle havayı kuşatan nedir? Bir sis bulutu belli ki, fazlaca inmiş yerin yüzüne.

Seni böyle zamanlar arasında sıkıştıran, çaresiz bırakan nedir?

Gözlerine baktığım anda görüyorum aslında ne olduğunu, ne taşıdığını içinde, onu orada tutmaya ikna eden nedir?

Seni durduran nedir? Ortalama olmasına karar veren her şeyin. .Bir kısmıyla yetinmek zorunda bırakan.

Gözlerin, arkasında uzanan uçsuz bucaksızlığı çöl korkusuyla saklar. Ellerin yeteneği hapseder içinde. Yaşamı ellerimle tutmayım, şekillendirmeyim, onun ne olduğunu anlayıp, çabucak işimi bitirmeyim der gibi. Çölde sabırla ufak adımlar kat eder gibi.

Alıştığın sarhoşluğu, gizemin girdabının kendini bıraktığın baş döndürücülüğü. Henüz bulunmamış olanın umudu. Bu şarkıya öyle bağlanıp, hüzünle dindiren kendini.

Bu meraka öylece alışıp, cevaplara kulağını tıkayan.

Bir tarafın hep karanlığın yasını tutar gibi. Kaybettiklerinin. Belki coşkunluğu çocukluğun, belki yerine konamayacak birinin hala canlı hayalinin. Belki sayılmak sadece, yinelenmek adınla  ağızlarda, belki kötü bile olsa. Artık kötülüğü de unutulmuş, dudakları belli belirsiz kıvıran bir anıyla yaşamışlığını ispata çalışırsın. Nasılsa kötülük, yüzün asıldığında ordaydı sadece. Belki mutluluk dolu anlardan medet umarsın. Belki soluğunu tutup, dondurmaya kalkarsın güzel bir resmi. Her halükarda en güvenli adımlarda bile çaresizliğin gizli.

Peki sana bir şey versem, hafızanın limitini değiştirecek bir şey. Bir böcek; sevimli antenleri, kalkanı, kabuğu, zehri ve işlevselliği ile..  Bir çiçek eksem, akıl almaz renkleri, uyumu, ters nefesi ile oksijeni, dalı, kökü,tacı, yaprağı ile.. Sana eşini göstersem, aklındaki hayale ilk anda uymaz belki, hiç bırakmayacağı erdemi, ipekböceğinin kozasını ördüğü gibi, sessizce taşır çünkü, seslendirir, açığa çıkarırsa, bozulacağından korkar. Göz kamaştırıcı güzelliği sabah güneşinde gizlenir, sadece sana özel olması için. Hayatına ne katacağını bilemezsin, onu görünce durup dururken içinden çağlayan güvenine güvenmeden. Tahmin edemezsin hiçbir şeyi, bir şey beklemeden söz vermeden. İlk dokunduğun anda, sonsuza kadar kenetleyen ellerini onun üzerinde, onaylamadan gözlerinle.


[*] Grekçe Aisthesis; duyulur algı.

Estetik; Sanatta ve Gerçekte Güzelin bilimi. Ref; A. Ziss

‘Korkular, ruhun zayıf bir durumu yüzünden doğarlar. Bundan ötürü, insan ne zaman bu türden duygulanımlara dışsal bir devinim uygularsa, uygulanan dışsal devinim, içteki korkuya egemen olur ve ruha açık bir dinginlik sağlar’

Aristoteles’in bir arındırıcı olarak güzel sanat öğretisi, gerçekte Platonik öğretinin geliştirilmiş bir şeklidir. Aristo’ya göre epos, tragedya, komedya, kitara sanatlarının büyük kısmı öykünmeye dayanır. Tragedyanın ödevi, uyandırdığı korku ve acıma duyguları ile katharsis[1]’i (arınmayı) sağlamaktır. Aristoteles’in adı bir gelenek halinde her zaman arınma kavramına bağlanmıştır. Buna karşın Platon’un Aristo’dan önce Yasalar’da müzik ve dansı korkuya çare olarak öğütlediğini biliyoruz. Platon, çocukların eğitiminde müzik, dans ve şiirin önemi üstünde tutkulu bir dirençle durmuştur.[2]

Aristoteles’te sanatın kökeni, Platon’da olduğu gibi Prometheus değil, insan eli olarak düşünülüyor. Platon Prometheus ile ‘insan yapısının yalnız bozuk olmakla kalmayıp, aynı zamanda çıplak, yersiz yurtsuz ve kendini koruyacak silahlardan yoksun ve tüm hayvanlardan daha aşağı’ olduğunu söylüyor.  Aristo’ya göre daha aşağı olanlar yabanıl hayvanlardır. Çünkü onların silahı tektir. Oysa insan başka araçlar yapmaya yarayan bir araç olan ellere sahiptir. El,hem kuşun pençesi, hem atın ayağı, hem de boynuzdur. İnsan,doğanın en yetkin çocuğudur. Sanat ise insan eliyle doğanın başlamış olduğu işi tamamlamaktır.

Greklerin günlük dilinde güzel, her şeyden önce, canlı ve doğal olan bir şey olarak düşünülüyor. Antik düşüncede bir şeyin güzel sayılması için kavranabilir olması gerekir. Bakanda birliği, büyüklüğü yiten şeyleri güzel- dışı, estetik dışı şeyler olarak yadsıyorlar.

Platinos, güzelin ‘orantı ve uyum’ olduğunu, bir anlamda dar bir anlamda ise çok geniş bularak yadsıyor. Bu tanım çok dar çünkü şimşek, altın, bir müzikal ton ve ahlaksal eylemler gibi yalın olan şeyler de güzeldir. Bir cismin güzel iken çirkin olabileceğini yani, cismin önce güzel olmayıp güzelliği kendi dışından elde edindiği , güzellikten pay alan (methexis) cisimlerin güzel olabileceklerini, özdeğe giren ruhsal varlığın yani özdeğe biçim veren ideanın cismi güzel kıldığını söylüyor. ‘Güzel nesne, Tanrıdan gelen biçime katılmakla doğar. Doğada güzel olan her şey, biçimin gücünden, o nesnenin özdeğinin biçime, ideaya katılmasından ileri gelir. Ruh dünyasının güzelliği; bire, iyiye ve salt varlığa yakın oluşundandır. Tinin güzelliği arınmaya dayanan bir güzelliktir ve böyle olduğu için ahlaksal bir güzelliktir. Güzel ve iyi (Kalokagathia), çirkin ve kötü özdeştir. Nousa’ya (evren ruhu) katılmak için bireysel tinlerin arınma sürecinden geçmiş olması gerekir.

Arınmış olan güzel tin, Bire doğru yönelen, onda erime isteği ve sevinci içinde hazdan titreyen, coşan (extase) durumunda olan ruhtur. Güzel, kendisini yaşayan kimselerde coşkun duygular yaratır. Yaşamın tüm ereği, varlığın ve güzelliğin kaynağına erişmektir. Düşünmenin ve varlığın kaynağını seyreden kimse, onunla bir olup, erimek için sonsuz bir istek ve aşk duyar. Plotinos’a göre insan işe yaramayan taraflarını yontarak, kendini sürekli yetkinleştirerek beden güzelliğinden, ten, us ve Tanrı güzelliğine yükselebilir.

Platon, sevgi ve güzel- iyi kavramlarını bir arada alıyor. Diyaloglarda Menon ‘Erdem, güzeli sevmeye, onu sevebilmeye bağlıdır’ diyor. Güzele duyulan istek ve onu elde etme gücü, erdemdir.

Sokrates felsefesinde, Taoist felsefe ve Hint felsefesinde,insan varlığını götürebilecek en yüksek nokta aranmıştır. Bu noktada bilmediğimizi bilmek yatar. Lao-tse bu konuda şöyle der; ‘Ona bakarız, ama görmeyiz ve ona ‘düzgün olan’ deriz. Onu dinleriz, sesini duymayız ve ‘İşitilemeyen’ adını koyarız. Onu yakalamaya çalışırız, ama yakalayamayız ve ona ince olan deriz. Bu üç özelliğine bakıp, onu tanımlayamayız, bu yüzden üç özelliği karıştırıp bir olanı elde ederiz. Bu tanımlar, insan varlığındaki ve evrendeki son gücün hem düşünceleri hem de duyguları aştığını göstermektedir.  Brahman düşünceleri, çokluğun arkasında birliği ararken, şu sonucu elde ettiler.’ Kavranan karşıtlıklar çifti, nesnelerin değil, kavrayan usun yapısını ortaya koymaktadır. Bu nedenle gerçeğe ulaşmak için kavrayan kafa kendini aşmalıdır.[3]

İlkçağ bize güzel ve iyiyi salt kendisi için istemeyi önerir. Ortaçağ cezalandırılma korkusu ile, yeniçağ ve yakınçağ ise mükafatlandırma umuduyla güzeli arar. (Batı Medeniyeti çağlarına göre)

‘Var olan her türlü varlık, tüm evren ancak bir görünüştür ve evrensel olanın kendisinden doğmaktadır.  ‘Kendi kendini tanı’ tümcesinde anlatılmak istenen bu evrenselden türeyiş ve geçirilen aşamaların bilinmesi gerekliliğidir.’

Platon’un idealar kuramı ve Hegel’in Tin (Us, ruh ve Bilinç bileşimi) bunu kanıtlamaya çalışır. İnsan yaşamının bağını meydana getiren ne varsa, insan için değer taşıyan ne varsa hepsi tinsel tabiattadır. İnsan, insanlık onuru duygusunu taşımalı ve kendini en yüksek hakikatlere ulaşabilecek güçte görmelidir. Tinin ve hakikat sevgisinin önünde evren, kendini açığa vurmak ve tabiatın zenginliklerini ve derinliklerini ortaya sermek zorundadır. [4]

Evren ve onun gizli özü, hakikat sevgisine açılmaya zorunludur. İnsan varlığı kendi kendini tanımaya zorunluysa, bu buyruğu bir görev sayıyorsa var olmak için, tek amacı da kendinin geçirdiği evrimleri irdelerken ve öğrenirken, doğayla bütünleşmek olacaktır. Bu olgu, Sokrates ve Platon’da töresel yapıyla özdeşleşirken, Hegel’de de tinsel yapıyla özdeşleşir.

Usun Dünyası/ Sarsılan Değerler

Dışavurumculuk

Diyalektik, biçimle içeriğin bir ve aynı fenomenin birbirinden ayrılmaz iki yanı olduğunu öngörür. İçerikle biçimin birliğinde, içerik daha devingendir, biçimden daha hızlı gelişir; bu nedenle biçimin bu gecikmesi, kendisi ile içerik arasında bir çatışma doğurabilir.

19. ve 20. yüzyılda beklenmedik bir biçimde oluşan sanat eğilimi daha çok Batı Avrupa ve Amerika’da etkili olmuştu. Dışavurumculuk estetiği, maksimal bir anlatım gücüne erişebilmek için gerçek biçimleri değiştirmek ve çarpıtmak zorunluluğunu savunur; bu yüzden yapıtları kimi zaman kabaca ilkel biçimlerle belli olurlar. Dışavurumculuk; resmi (Paul Klee, Oscar Kokoşka) edebiyatı (Franz Kafka) ve tiyatroyu (Georg Kaiser, Karl Sternheim) etkilemiştir.

Özgün formu içinde Dışavurumculuk, imgelerin parçalanması; yüzeydeki görünümün orijinal, yani öznel, nesneleri birbirinden ayıran ve onları konumlarının dışında yeniden yerleştiren bir perspektif içinde algılanmasıdır. Vogeler’e göre dışavurumculuk burjuva sanatının ölüm dansıydı. Dışavurumcular, nesnelerin özünü ve esasını ifade ettiklerini sanıyorlardı.  Oysa gerçekte kendi çözülme ve çürümelerini ortaya koyuyorlardı.

Dışavurumculuk, Ernst Bloch’a göre, insan olgusuna ve insan varlığına dikkat çekiyor. Dışavurumcular, insanda anlaşılmaz olanı ve insanın esrarını insanca tasvir etmek istiyorlardı. Gereksiz derecede öznel olmakla suçlanan dışavurumcular, önceden kestirilememiş bir olgu olarak ortaya çıkarlar. Geçmişi 1770’lere kadar dayanır ama aslında ilkel sanatlardan ve barok sanatından gelen yanları da vardır.

Dışavurumcuların Nordik ağaç oymacılığında doğu sanatının çok büyük etkisi vardır. Kilim desenleri ve doğrusal süsleme de dışavurumcu sanatın bir diğer öğesini oluşturur.

Lukacs’a göre dışavurumcular, Nazilerin habercisiydi. Bachofen, Rhode, Nietsche, Chamberlain, Rosenberg hatta Cezanne bile Batının yozlaşmasının ürünleriydi. Yalnızca öznel olarak önem taşıyan, yüzeysel ve içerik yoksunu, halktan yabancılaşmış bir akım olarak dışavurumculuğu sertçe eleştirir. Halbuki Bloch, dışavurumculuğu, asıl özelliği halka yakınlık olan bir akım olarak nitelendirir. Formu önemsemediklerini (Kübizm ile karıştırılmamalıdır) ve bu yüzden zarar gördüklerini söyler. Yabanıl ve kaotik bir şekilde biçimlendiğini ve folklordan yararlanmakta olduğunu ifade eder.

Modern insanın kaotik dünyasını, Joyce’un gerçeküstücülüğü ve Thomas Mann’ın incelmişliği ve gelişkinliğinde kendini gösteren emperyalizm çağında yaşayan insanların çoğunun düşüncelerinde görülen bir çözülme yaşantısının ürünü mü olduğu yoksa realitenin kendisi mi olduğu sorununu Lukacs, çarpıtılmaya uğrayan gerçeklik olarak açıklıyor. Bilinçteki süreksizlik, kopma ve yarıklar, Bloch’a göre gerçeğin ta kendisidir. Lukacs ise çarpıtılma olgusunun kökenlerine inmeye çalışır.[5]

 

Realistler

Realistler, düşünce ve duyguların nasıl toplumsal hayattan köklenip oluştuğunu, yaşam deneyimlerinin ve hissiyatın realitenin total bileşiğinin nasıl birer parçası olduğunu gösterir. Her önemli gerçekçi sanatçı, kendi yaşam deneyimlerinden elde ettiği materyale bir biçim ve üslup kazandırır. Bunu yapmak için soyutlama tekniklerinden de yararlanır. Fakat amacı, nesnel realiteyi yöneten yasalara nüfuz edip bunların gerçeğini kavramak, dolayımsız (subjektif) olarak algılanabilenle yetinmeyip, derinde olanı, saklı olanı, toplumu oluşturan ilişkiler ağını ortaya çıkarmak ve bunu görünür kılmaktır.[6]

Gerçek realizm, realitenin kalıcı ve önemli olan kısmını, insanı ve onun reel dünya ile olan ilişkilerini tasvir etmeye çalışır. Hem de, kendilerini tam olarak hissettirecek kadar gelişmiş bulunmayan eğilimleri de görebilmek ve onlara biçim vermek, gerçek avant-garde’a düşen önemli bir tarihsel görev olmaktadır.

Ficher’a göre sanat ve bilim hegemonik (ekonomik açıdan baskın ideoloji) biçimleri temsil etmez; tersine yanıltıcı ve yalan bilince karşı gerçekliğin bir başkaldırısını oluşturur; gerçek bir sanatçı var olan gerçeklikle durmadan dövüşür, onun karşısında eleştirel bir tavır koyar. Kapitalist ve sosyalist ülkelerde sanatın ortak bir görev taşıması da buradan gelir: Yabancılaşmayı gün yüzüne çıkarmak, insanlık dışı yaşam koşullarına karşı savaşmak ve toplumsal ilişkileri insanileştirmek.

İdealist estetik ise antik düşüncenin güzeli uyum, ölçü ve oran üzerine temellendirmesini kabul edemez. İdealistlere göre güzel ussal bir yolla ölçülemez, çünkü onun özü, anlatım gücünden ibarettir. Rönesans sanatçıları da, insan yüzünün güzelliğine ilişkin yasayı bulmak için antik yontuları istedikleri kadar ölçüp biçebilirlerdi, bundan bir şey çıkmazdı, çünkü güzellik yüz yapısının bütünüyle dışsal belirtilerinde ve oranlarında değildi; tam tersine, içinde insanın iç dünyasının göründüğü, dışsal biçimlerin manevi nitelik kazanmasında, yani anlatım gücündeydi. Nesnenin biçimi hiçbir manevi içeriği dile getirmiyorsa, hiçbir düşünceyi somutlaştırmıyorsa, güzelin de sözü edilemez artık.

Nesnel idealistler, öznel idealistlere göre biraz daha farklı bir anlayış getirirler. Nesnel idealistlerin (Platon, Schelling, Hegel) estetik anlayışları, en başta da güzel üstüne yargıları, dünya ile ilgili genel felsefi görüşlerinden temellenir; buna göre dünya, bizim dışımızda nesnel bir şekilde var olan ve saltık idee, evrensel us ya da Tanrı biçiminde kendini dışa vuran manevi özün maddesel tözüdür. Bu durumda güzel de, dışa dönük maddesel biçimlerde temsil edilmiş olan (ete kemiğe bürünen) ideal (varlık) gibi görünüyor ve anlamları, türsel özleri, başka bir deyişle ideleri en tam bir biçimde ortada olan nesneler güzeldir sadece.

Güzel, bir türün eriştiği yetkinliktir. Güzel bir gül, geneldeki gülün temel özelliklerini en tam bir biçimde taşıyan gül olacaktır; bunun gibi, insan türünün niteliklerini, insan doğasını ve çizgilerini somut bir biçimde ortaya koyan insan da güzeldir.

Öznelci idealislere göre ise, gerçeklikteki güzel görüngüleri manevileştiren, evrensel ruh ya da tanrı değil, insanın bilincidir. İnsan, kendi iç dünyasının duygularını, heyecanlarını ve özelliklerini bir görüngüye uyguladığında, o görüngü güzelleşir. İnsanın düş gücü ve imgelemi, gerçekliğin olaylarını tinselleştirmek olanağı verir. Mutluluğumuzu, sevinçli duygularımızı gerçekliğe aktardığımızda gerçeklik güzelleşir. Theodor Lipps’in estetik kuramına göre güzel, çevresel gerçekliğin olaylarına sanatçının iç dünyasının ‘duygularını üflemesinden’ doğar.

Maddeci öğreti ise idealist estetiğin öznelciliğinin karşısında yer alır. Çernişevski’ye göre; Güzel yaşamdır. Yaşamı, aklımızdan geçirdiğimiz haliyle bir varlıkta gördüğümüzde, o varlık bize güzel gelir.

Bir yapıtın sanatsal yetkinliğini ve güzelliğini de en başta belirleyen şey, yine bizim aklımızdan geçirdiğimiz haliyle yaşamdır. İnsan ruhen sanatçıdır ve yaşamına durmadan güzeli katmak ister. Güzelliğe karşı sönmeyen bir istek vardır içinde; insanoğlunun yarattıkları hep güzel olmasa bile, çirkinlik de yaşamdaki kusurları ortaya koyar ve böylece güzellik özlemini uyandırır.[7]

 

Meditatif estetik

Her isteğin estetiğinde ondan vazgeçmek vardır. Çıkış noktası kendisinden gelen bir beklentiyle çizilen isteğin, çerçevesine yerleşmesi için, orada gerçekte ne olduğunu bulması gerekir. Merkezi değişen his, istekten vazgeçmek olarak görülür. Gerçekte ise amacına ulaşması için serbest bırakılmıştır.

Bir beklentiyle, her yeniliğe yönelindiğinde, kendi istediğini alıp uzaklaşmak isteği, kendini kendi ile sınırlamaktır. Montaj modası bize doğru olanın bu olduğunu söyleyecektir. Halbuki doğru, düz bir şeydir. Her zaman bir şeyi sahip olmak isteyen için değil, o şey için istemeyi önerir. Estetik ise bu noktada kıpırdanmaya başlar. Birebir hedeflendiğinde ürküp, kaçacaktır, ama bir duygunun, bir oluşun peşinde kaptırdığında kendini, doğada var olan uyum yakalanır.

O zaman istek, olması gerektiği gibi yalnızca çıkış noktası biçimini alır. Saf olanı ortaya çıkarmak için bazen zorlu koşulara da gerek duyulur.

Estetik, kendiliğindendir. Duru ve doğaldır. Her şey doğalında işlemesi ve ışıldaması için vardır. Güç ise bilincin dayanamayacağı eşiklerde kazanılmaya başlar. Çünkü artık yeni ve güçlü bir bilme duygusu ortaya çıkar. Estetik ve güç, zorlu bir hedef, uyumlu birer birleşendir.

 


[1] Arınma-Arıtma (Catharsis): Aristoteles tarafından tragedyanın insan üzerinde yaptığı estetik etkinin özünü göstermek için kullanılmıştır; bu etki sonunda, insanın içi ‘heyecanlardan arınır’, duygular yücelir, yüksek ahlaki ve toplumsal ilkeler oluşur.

[2] Necla Arat, Etik ve Estetik Değerler, Say Yayınları, 1987

[3] Doç. Şahin Yenişehirlioğlu. Felsefe ve Diyalektik. 1985. Ankara.s21

[4] Hegel, 1918 , Söylev.

[5] Ernst Bloch, Estetik ve Politika. Eleştiri Yayınevi, 1985

[6] Georg Lukacs, Gerçekçilik Değerlendiriliyor

[7] Avner Ziss, Estetik. Gerçekliği Sanatsal Özümsemenin Bilimi.1984. De Yayınevi s; 177

 

Sen mi Zen mi (?)


Yığınlarla bağırış, çağırış, yakarış içinde gerçek küçük bir cam parçası gibi durur.

Kimsenin bir şey bilmediği gerçeği.

Peki ya cam parçasının üstündeki kan damlası?

Bilmediğimizi düşündüğümüz aslında nedir? Cevap tektir; hayatımızın sonunda başımıza gelecekler.. Bu geçişten sonra varlığımızdan geriye kalan bizi hatırlar mı? Kendinden ne olarak bahseder?

Bu bilinmeyene alabildiğine hızla mı ulaşırız? Derin bir tefekküre dalıp, zihnimizin ulaşabileceğimiz en ufak ayrıntılarına bile dalarak mı ulaşırız? Yoksa daha hızlı koşarak veya daha derin uyuyarak mı?

 

Bazılarının gözleri hep karşı kıyıdadır. On yıllık veya yüz yıllık süre, sonsuzla karşılaştırıldığında bir hiçtir. Peki sonsuzluğun renkleri bu yüz yıllık sürede mi belirlenir?

Canlı varlıkları güdüleyen, gerçekten sadece hayatta kalmak ve üremek midir? Biz de daha büyük bir organizmanın başı belada olsa, hücreler gibi düşünmeden kendimizi yok eder miydik? Örneğin ozon tabakasını delerek dünyanın veya galaksimizin geleceğini tehlikeye attığımız için sonun tahmin etmediğimiz kadar yakın olduğunu bilsek, gezegeni veya evreni kurtarmak pahasına kendimizi feda eder miydik?

Halbuki bazen ilk ve son olduğundan başka bir şey bilmediğimiz hayatımızı neler uğruna feda ederiz. Daha doğmamış bir bebeğin hayali, asla görülmemiş bir şehir, ya da kendi mutluluğunun formülünü bile çözmemiş birinin istek ya da beklentileri. Bizden bugünümüzü, gençliğimizi ya da enerjimizi alıp götürüverir. Bir hayal ne kadar parlak kurulursa ve ne kadar çaba gösterilirse onun için; gelen zamanı da kendi fedakarlığı ile değerlendirir.

Ölümden sonrası hakkında bir beklenti, bir dilek, umut ya da teselli olabilir. Görünen gerçek ise bedenin elementlerden birine karışması, bilincin ise yok olması ya da başıboş dağılmasıdır. Yok olmak deyip geçmemek lazım. Bu yok olma korkusu ile insan, gördüğü her şeye saldırır, her şeyde bir iz bırakmaya çalışır. Bilinç veya bilinçaltı düzeyde her şey bu korku tarafından yönlendirilir ve onun rehberliğinde tasarlanır. İnsan, sevdiklerini kaybetmek, bir eşyasını veya eserini yitirmek, kurduğu bir ilişkiyi ya da dostluğu zedelemek gibi nedenlerle korku duyar, bu korkusunu itiraf eder fakat onun için her şeyin sonu anlamına gelen ölüm konusunda pervasız kalır. Yapabileceği hiçbir şey olmadığına binlerce yıl önce genleri emin olmuş, ve bu olayın daha da üstüne gitmemeye karar vermiş gibidir.

‘Hayatın bir gün hatırlanmayan bir zamanda tasarlanamaz bir şekilde cansız maddeden çıktığı doğru ise, varsayımımıza göre hayatı yok etmeye ve inorganik hali tekrar kurmaya eğilim gösteren bir içgüdünün yaratılması da böyledir. Hayatın bütün yürüyüşlerinde kendini gösteren bir ölüm dürtüsü kendi kendini yıkmanın da anlatımıdır. Onlardan daha büyük birlikler kurmak için daima daha çok canlı maddeler toplamaya eğilim gösteren erotik güdüler ve bu eğilime karşı koyan ve canlı maddeyi tekrar inorganik hale getiren ölüm dürtüleri. Ve onların yarışmasından ve çatışmasından doğan hayatın olayları..’[1]

Ölüm sonrasını bilmeyiz. Fakat yaşadığımız her zaman diliminden bir şeyler çıkarıp, öğrenerek ve yeni öğrendiklerimizle eski benliğimizi değiştirerek, ödevimizi yaptığımıza inanırız ve bizi izleyen her neyse ondan taktir bekleriz ki, bizi boşluğa terk etmesin. Bir varlık kıpırtısı, bir paylaşım, bir teselli versin..

Felsefe, soruların ilkine ve sonuna meraklıdır. Her filozof ağırlığı altında ezildiği, veya peşine takılıp büyüsüne kapıldığı etken ile kendini bularak, insanlara oluş hakkında fikir ve esin verir. Ölümün ve yok olma korkusunun geçilmez duvarına toslayan kafa, acısıyla teselli bulur. Bu acı, bir gerçekliğe delalettir ve bunun üzerine gerçek ve sürekli olan araştırılmaya başlar. Heidegger, kurduğu düşünce sisteminde, sokaktaki adamın ölümünün kesinliğinden hareket ederek, kendi ölümüne, kendi ben’inin sonluluğuna ve bunun kesin bir olgu olmasına dayanır. Ancak bu tecrübe de kendisinin değil bir başkasınındır.

Çağdaş felsefe; eski çağ filozoflarının aksine (Thales suyu , Anaksimanes havayı, Harakleitos (475 MÖ) ateşi ve Eksenofones toprağı, Eflatun (347 MÖ) ideleri, Aristo madde ve cevheri başlangıç noktası alır) İbn Sina’dan başlayarak (1037 MS) insanın ben’inden yola çıkar ve onu esas alır.

Varlığın Fenomonolojisi

İbn Sina’ya göre yokluk varlığın zıttı olamaz çünkü eğer öyle olsaydı, ikisi birleştiğinde bir bütünü oluşturmaları gerekirdi. İbn Sina A’dan Z’ye maddeler halinde insanın varlığını ispatlama yolunu açıklar. [2]

A)‘Kendine dön ve düşün’. Doğru bir anlayışla bir şeyi anlayacak şekilde sıhhatli,      dahası diğer durumlarda bulunduğun zaman, kendini bilmez, zatının varlığından gafil olur musun? Bana göre bu uyanık olanın durumudur.

B)   Uyuyan uykuda iken, sarhoş sarhoşluk anında, eğer zatını zihninde kavrayamazsa kendini doğrudan doğruya bilemez.

C)  Kendinin ilk anda sağlam, akıllı ve sıhhatli bir şekilde yaratıldığını tahmin etsen ve böyle bir durumda ve şekilde, kendi parçalarını görmediği ve uzuvlarının birbirine değmeyip birbirinden ayrı olarak berrak havada bir an asılı olduklarını farz ettiği taktirde, insanın kendi varlığı ve inniyetinden başka hepsinden gafil olduğunu (yani hiçbirini algılamadığını) görürsün.

D) O halde, önce şu, sonra bu durumda kendini ve zatını ne ile duyuyorsun? Senin zatını duyan kimdir?

……………

İ) Kendine bir bak. Senden duyulanın ne olduğunu o, gözünün senin cildinden algıladığı şey midir, biliyor musun?

J) Hayır, değil. Cildinden (bedeninden) ayrılsan ve o değişmiş olsa bile ‘sen’ yine sensin.

…………………………………………………………

Dinler, öbür dünyanın rehberliğinde yaşamımıza bir şekil, düzen ve çizgi vermeye çalışır. Akıl, öbür dünya olmasa da kendimiz için de bir düzen oluşturabileceğimizi söyler.

Freud’un anlatımı ile dinler insanları evrenin başlangıcı ve kuruluşu üzerine aydınlatır, onlara öbür dünyanın mutluluğunu sağlar ve tüm otoritesiyle onların yargı ve eylemlerini düzenler. Bilim bazı tehlikeleri önlemeyi başarabilir ancak insanın acısını hafifletemez ve insanlara boyun eğmeyi öğütlemek zorunda kalır.’

Meditasyon ise bize sadece zihinden ibaret olmadığımızı anlatır.

Bilincimizi muhafaza etme, iletme ya da nakletme şansımız varsa, bizim için umut vardır.

Ya da bilinçten sızmaya çalışırız.

Kafesimizi kıramazsak hiçbir zaman için bir sonsuzluk yaratamayız.

Zen Budizmi için, serbest bırakmak amaca ulaşmanın yoludur. 1200 senesinde doğan Dogen ‘Aydınlanma ve Uygulama aynı şeydir’ der. Yaz, kış, yağmur ve kar; bilincin farklı seviyeleriyle uygulamayı buluşturur. Uygulama devamlı ve sürekli olmalıdır ki, katmanlar birbiri ardına aralansın ve gerçeğin saf dokusu algımıza ulaşsın.

Dogen, Soto Zen’i Hindistan’dan Japonya’ya taşıyan kişidir. Dogen de kendi hocasından bedeni ve zihni unutana kadar yoğunlaşmaya devam etmeyi öğrenmiştir. 14. yüzyılda yaşayan Zen ustası Ikkyu, sekiz yıllık öğrencisi ‘en uç noktadaki anlayışın sırrı nedir’, diye sorduğunda ‘Yoğunlaşmak’ diye yanıtlar. Cevaptan tatmin olmayan öğrenci tekrar sorduğunda ‘Yoğunlaşmak. Yoğunlaşmak’ diyerek yineler. Öğrenci, bunda derin bir anlam göremediğini söylediğinde; ‘Yoğunlaşmak. Yoğunlaşmak. Yoğunlaşmak’ der Ikkyu. Ve öğrenci peki ‘yoğunlaşmak nedir’ diye sorar. Ve Ikkyu kibarca cevaplar; ‘Yoğunlaşmak yoğunlaşmaktır.’[3]

Temel fikir, uyanık ve yoğunlaşmış durumda kalmak, tamamen o anda olabilmek, başka hiçbir şeye dikkat göstermemek ve her şeye yorumsuz kalabilmektir. Duyu organlarımızın ve beynimizin her şeye dikkat gösterip, ölçüp biçen tavrından çıkarak saf farkındalık durumunu ararız. Düşünceler ve sesler yükseldiğinde başa dönerek ‘an’a yerleşiriz. Anlamak bir an sürer ve zihin devreye girdiğinde yeni sorular ve sorunlar ortaya çıkar. ‘Bırak gitsin’ der zen ustası. Onu kötü veya iyi diye yargılama. Eğer düşünceler kendi haline bırakılırsa, kendi yollarında giderler. Ve farkındalık ile birlikte, sen ve diğerleri arasındaki fark süzülür. İkilemden kurtulursun.

‘Acaba hepimizin ben dediği aynı şey olabilir mi?’

Eğer öyleyse, hepimizin uzun zaman önce aynı denizden aldığımız bir kap su; koşmalar, düşmeler, itişmeler sırasında çalkalanıp eksilmiştir.

‘Arzunun önünü kesemiyorsan, arzuyu bitir’ der Buda. Budistlerin amacı, her harekette uyanık kalmak, hayatın her devresinde farkındalıktır, uykudayken bile. Her an her şeye açık ol ve geçmişinde ya da geleceğinde kaybolma.

Normal yaşamda düşüncelere ve planlara kendimizi kaptırırız ve algımız otomatikleşerek söner. ‘An’da olabilme bilgisi ve bedenin doğasına sızmak algılarımızı tekrar açar ve gerçeklik hissimizi yüceltir. Varlık alanlarımızı çeşitlendirip, derinleştirdikçe bilgimiz ve duyularımız daha geniş katmanlara açılır.

Konsantrasyonun en temel noktası nefestir. Değişik tekniklerle nefes çeşitlenir; soluma oranı, derinliği, göğüs ve karın öncelikli oluşu gibi farklı nefes deneyimleriyle farkındalık üzerinde güç kazanılır. Nefes bedenle birleşir; içimizdeki suyu hareketlendirir ve ateşi yakar. Nefes bizi dik ve hayatta tutar.

Geleneksel Meditasyon oturuşları, tam ve yarım lotus pozisyonudur, amacı durağan ve rahat bir pozisyonda sırtı dik tutarak, sinir sistemini nötürlemek ve uzun saatler bedeni rahatlatabilmektir. Uzun meditasyonlarda ufak yürüyüşler veya koşu da mümkündür. Aslında meditasyon her pozisyonda yapılır ve hedef, meditasyonu hayatın tüm aktivitelerine yaymaktır.

Budizm ve Psikoloji

Budizm ve psikoterapi kişiyi dönüştürmeyi hedefler. Fakat metotları oldukça farklıdır. Psikoterapi tam ve bütün bir kimlik yaratmayı hedefler, Budist psikoloji ise kimlik hissini temelden değiştirir. Önemli olan insanların yaşamını iyileştirmek ve daha mutlu kişiler yaratmaktır. Hedefe mahkum olmak daha büyük sorunlara da neden olabilir. Aslında biz doğru olduğunu düşündüğümüz ve inandığımız ne ise onu yaparız. Sonuçlar ise yolun uzunluğunu belirleyecek olan değişik algı ve hisler yaratır. Ruhsal yolda hiçbir soru cevapsız kalmamalıdır. Çünkü amaç mutluluktan daha ötededir.

Ruhsal özgürleşme, bazılarına göre, terapinin bitiminden sonra başlar. ‘ Eğer kendini unutacaksan, önce en iyisini yarattığına emin ol. Çünkü ‘hiç kimse’ olmadan önce, ‘biri’ olmuş olman lazım.’

Bu yüzden ruhsal güçler, hayatın kimi zorluklarından kaçabilmek amacını taşıyan kişilere sunulmaz. Hayatta kimi müfakatlar kazanabilmek için de kullanılabilir nitelikleri yoktur. Kuvvet, mücadelenin son aşamasıdır. En geniş daireyi isteyen zeka, alçak tepelerle yetinmez. Kendine bu yüzden zorluklar çıkarır. Güç kazanmak için yokuş yukarı çıkar.  Ancak yapabileceğimiz her şeyi yaptığımıza inandıktan sonra kaygılanmama ödülünü kendimize veririz.

Eğer gerçekten bakarsan, der Zen ustası, tek bir dünya vardır, ve bu hep senin önünde olandır. İçerisi ve dışarısı yoktur. Zen meditasyonu her yerde yapılabilir. Bir metre önünüzde bir nokta seçerek, merkezde odağınızı toplayarak ve nefesin yardımıyla sadece orada olmaya odaklanarak..

Zen Soruları

Zen soruları bize yoğunlaşma, meditasyon ve yoga esnasında ne ‘düşünmeyeceğimizi’ anlatır. Günlük zihinsel boşluklar, çukurlar, tekrarlar, şüpheler ve sorular bir an için sussun. Hepimizin içine girebileceği o tek ve biricik an kalsın.

Zen soruları samsara adı verilen illüzyondan kurtulmanın bir yoludur; en küçük daire zamanınkidir. Zaman mekan ve ölüm doğum döngüsünden kurtulmak için boşluk ve kendilikten çıkmaya ihtiyaç duyulur.

Sen doğmadan önce yüzün neye benziyordu?

Kaç tane kafan var?

Anlamın Dansı

Ruhsal yolun tek bir şifresi ya da formülü yoktur. ‘Kaygılanın’ der, çözümü sizde saklı olan ve insanların yaşamını belirleyen olaylar için. ‘Endişelenin’ der doğa yok olurken ve son ümit son zerresine kadar tükenirken, en son yitecek kaplan, fil ya da leopar için. Bize verilen veya binlerce yıl içinde oluşan doğal yeteneğimizi, enerjimizi ya da iyileştirme gücümüzü kullanırız. Fakat yalnızca kendimiz için değildir becerilerimiz ve başkalarına hizmet ettikçe yerleşirler. Kendine dönmek nasıl bir erdem ise, kendinden çıkmak da fazilettir.

‘Zihnin dışında bir gerçeğin olduğunu bul. Ki sen buldukça yeni alanın çoktan yazılmış kuralları okuman için önüne çıksın.’ Hayatta tek bir formül, tek bir sır bulunamaz. Anlamak için ya hepsini öğrenirsin, ya da insanlara güvenirsin. Suskun kalmak, yorumsuz kalmak, ancak doğa olaylarına karşı tesellimizdir. İnsanlara, kendi bildiğimizi anlatmak ve resmin buradan görünen kısmını ulaştırmak için sadece sevgimizi değil, derdimizi, şikayetimizi ve öfkemizi de anlatmamız gerekir. İfadesindedir sırrı iyi niyetin, öfke yok değildir, sadece zamanlaması vardır.

Dilin tüm imkanlarından yararlanılır, tek cümleye hapis olmadan.

Doğudan batıya kuzeyden güneye bakmak gerekir tek bir anı bile birlikte yaşayabilmek için ve yaz, kış ile tüm baharlar sürer dirayetin.

Oradan oraya bakarsın ve bir süre sonra her insandaki aynıyı görürsün.

İç insan ile dış insanın birlikte bir bütün oluşturduğu düşüncesi, Hippokrates’in yüce ilkenin bölünmez biçimde bulunduğu mikrokozmoz ya da en küçük parça fikrini akla getirir. Eskiler ‘Her şey tanrılarla dolu’ demiştir. Bu tanrılar ‘şeylere yayılan tanrısal güçlerdir’. Zerdüşt onlara ‘tanrısal çekimler’ der, Synesius ise, ‘simgesel baştan çıkarıcılar’ diye adlandırır. Agrippa’ya göre ‘alçak şeylerde, daha büyük ölçekte yüksek şeylerle bağdaşmalarını sağlayan belli bir yeti’ vardır.[4] Jung’a göre bu sinkronisite yani eşzamanlılıktır ve O bunu ‘anlamın dansı’ olarak görürdü.

İnsan, mikro kozmik doğası aracılığı ile göğün ya da makro kozmosun oğludur. Mitraik bir kuttören kitabında, din üyeliğine alınan kişi ‘Seninle gezen bir yıldızım ben.’der.

Simyada mikrokozmoz, rotundum ile aynı öneme sahiptir. Rotundum, Monad diye de bilinen gözde bir simgedir.



[1] ‘Ölüm hayatın birincil amacıdır.’ Ref: Schopenhauer

Freud, Psikanaliz Üzerine, 1975, Koza Yayınları

[2] Prof. Hüseyin Atay,2001. İbn Sina’da Varlık Nazariyesi. Kültür Bakanlığı Yay.ankara

[3] Crook, 1990.

* Meditation and Mindfulness.

[4] Carl Gustav Jung, 1952. Eşzamanlılık: Nedensellik Dışı Bağlayıcı Bir İlke, Biblos,2004,İstanbul.

 

Jung ve Eşzamanlılık


CARL GUSTAV JUNG

Psikanaliz alanındaki çalışmalarıyla bir asra damgasını vuran Freud terapinin amacının bilinçaltını bilinçli hale getirmek söylemişti. Ve bir teorisyen olarak bunu çalışmalarının baş hedefi yaptı. Fakat aynı zamanda bilinçaltını pek de hoş bir şey olarak algılamamamıza yol açtı; burası yanan arzuların , kötü huylar ve cinsel tutkuların derin çukuru, korkulu deneyimlerin gömüldüğü bir yerdi. Bu haliyle bilinç yüzeyine çıkarmak isteyeceğimiz bir şey değildi.

Onun genç çalışma arkadaşlarından Carl Gustav Jung ise içimizdeki bu uzayı araştırmayı hayatının ve çalışmalarının amacı yapacaktı. Jung Freudyen teoriyle güçlenmiş temelinin yanında mitoloji, din ve felsefe alanlarında derin bir bilgiye sahipti. Özellikle Siyonizm, Kimya, Kabala ve Hinduizm ve Budizm’deki benzerleri  gibi karmaşık mistik geleneklerin sembollemeleri konusunda oldukça bilgiliydi.

Jung ayrıca rüyalar ve zaman zaman görüntülerle ileriyi algılama kapasitesine sahipti. 1913 sonbaharında dev bir selin Avrupanın  büyük bir bölümünü içine alarak doğduğu yer olan İsviçre’nin dağlarında durduğu hayalini gördü. Yüzlerce insan sularda boğuluyor ve medeniyet yıkılıyordu. Ardından sular kana dönüşüyordu. Bu görüntüyü daha sonraki haftalarda sonsuz kışın, kandan nehirlerin rüyaları takip etti. Jung bunun bir psikoza dönüştüğünden endişe etmeye başlamıştı.

Aynı yılın Ağustos’unda 1. Dünya Savaşı başladı. Jung bir bağlantı olduğunu hissetti; bir birey olarak kendisi ve genel anlamda insanlık arasında açıklanamayan bir tür bağlantı vardı. Jung o tarihten 1928’e kadar, daha sonraki tüm teorilerinin temelini oluşturacak ve bir bakıma acı veren bir benliğini arama sürecine girecekti.

Jung tüm rüyalarını, fantazilerini, hayallerini dikkatlice kaydetmiş; ayrıca onları çizerek, resmederek ve heykellerini yaparak göz önüne sermiştir. Deneyimlerinin kendilerini kişileştirme eğiliminde olduklarını gören Jung, bu keşfinin sonunda yaşlı bir bilgin ve onun yanındaki küçük bir kızla karşılaşmıştır. Yaşlı bilgin bir dizi rüyadan sonra bir tür ruhsal rehber haline dönüşmüş; küçük kız ise dişi ruh “anima”yı temsil ederek onun biliçaltının derinlikleriyle iletişime geçmesinde temel araç olmuştur.

Jung’un anlatımıyla bilinçaltının kapısında derimsi kahverengi bir cüce bekliyordu. Bu, Jung’un egosunun  ilkel yoldaşı “gölge” idi. Jung rüyasında kendisinin ve cücenin “Siegfried” adını verdiği sarışın güzel bir genç kızı öldürdüğünü gördü. Jung’a göre bu, bir süre sonra tüm Avrupada derin bir üzüntü yaratacak zafer ve kahramanlık düşkünlüğünün tehlikelerine işaret eden bir uyarıydı –aynı zamanda da kendisinin Sigmund Freud’u kahramanlaştırma eğiliminin tehlikeleri hakkında bir uyarı!

Jung ölüler ile ilgili de pek çok rüya gördü; ölüler, ölülerin toprakları ve ölülerin yükselişi hakkında. Bunlar tamamıyla  bilinçaltını temsil ediyordu –Bu Freud’un üstünde fazlaca durduğu nispeten “küçük” kişisel bilinçaltı değil, tüm insanlığın kollektif bilinçaltıydı ve tüm ölüleri, kişisel hayaletlerimiz de dahil, kapsayabilirdi. Eğer mitolojiyi, geçmişi yeniden anımsayabilirsek, bu hayaletleri de anlayabilecek, ölülerden huzursuz olmayacak ve zihinsel hastalıklarımızı iyileştirebilecektik.

Jung’u eleştirenler basitçe Jung’un kendisinin de tüm bunlar olurken hasta olduğunu iddia etmişlerdir. Fakat Jung’a göre ormanı anlamak istiyorsanız, yalnızca kıyıda bir ileri bir geri gezinmekle yetinemezsiniz. Ona yaklaşmalı ve içine girmelisiniz, ne kadar tuhaf ve ürkütücü görünürse görünsün…

Eşzamanlılık –Jung’un Gerçekliğe Yanıtı

Bilim Çağının prensi olarak bilinen ünlü düşünür Carl Gustav Jung, çalışmalarıyla entellektüel dünyanın devi haline gelmiştir. Jung, analitik psikanalizin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Freud’un yakın bir çalışma arkadaşı olan Jung 1914’te ondan bağımsız olarak kendi analitik psikoloji ekolünü oluşturmuştur. Jung’un kurum testleri, ESP, öngörü, nedensel astrolojik kesişimlerin bağladığı “anlamlı rastlantılar” üzerindeki çalışmalarından elde ettiği bilgiden aldığı ilham, ümit verici ama tamamlanmamış istatistiki verilerden güç alan ipuçlarıyla birleşince bu, bir kollektif bilinçaltı teorisinin gelişmesini sağlamakla kalmamış aynı zamanda kültürel araştırmalar, özellikle mitoloji ve din üzerine yapılan çalışmalar üzerinde önemli etkiler doğurmuştur.

Jung her ne kadar bilimselliğin gücüne inanıyor ve gerçeği bulma yolunda uygulamacı methodları herkes kadar kullanıyorduysa da, bilimsel anlayışın doğal ve sosyal dünyaların insan-dışılaştırılmasına yol açtığını söylemiştir. “Doğal fenomenleri daha önceden olduğu gibi bilinçsizce kabulleniş kayboldu”. Sorunun temeli ontolojik iddiaların standart karmaşık kümesinde yatar. Jung, ısrarla zihnin öğelerinin en az dış dünyada gördüklerimiz kadar gerçek olduğunu vurgulamıştır; kastettiği şey açıkça ortadadır ve kimse reddedemez.

1951’de İsviçre’deki Eranos Konferansında verdiği bir derste, Jung klasik eşzamanlılık olarak gördüğü olaylara örnekler vermiş ve bunları zihinsel olayların hem rüyalarda hem de uyanıklık halinde kollektif bilinçaltını sembolik ve fiziksel varlık eş düzlemlerinde etkilemekle kalmayıp ondan etkilendiklerine ve çoğu zaman zaman, uzay ve istatistiki olasılık kavramlarını aştıklarına bir kanıt olarak göstermiştir.

TEORİ

Jung’un teorisi, insan zihnini 3 bölüme ayırır. Bunlardan ilki Jung’un bilinçli akıl olarak tanımladığı ego’dur. Bununla yakından bağlantılı ikinci bölüm ise kişisel bilinçaltıdır ve o an için bilinç düzeyinde olmayan ama bilinç düzeyine çıkabilecek herşeyi içerir. Kişisel bilinçaltı pek çok kişinin algıladığı bilinçaltı şekline benzer; akla kolayca getirilebilecek olan anıları ve bastırılmış olan diğerlerini kapsar. Ama içgüdüler, Freud teorisinin aksine, bunun dışındadır.

Jung’un insan zihni hakkındaki teorisine eklediği üçüncü bölüm aynı zamanda teorisini diğerlerinden çarpıcı bir biçimde ayırır; kollektif bilinçaltı. Bunu ruhsal kalıtım olarak da adlandırabiliriz. Burası bir tür olarak edindiğimiz tüm deneyimlerin depolandığı yerdir; hepimiz bu bilgiyle doğarız. Yine de hiçbir zaman doğrudan bunun bilincinde olamayız. Burası tüm deneyimlerimizi ve davranışlarımızı etkiler, en çok da duygusal olanları. Fakat biz bunu ancak dolaylı olarak, etkilerini görerek anlayabiliriz.

Kollektif bilinçaltının etkilerini diğerlerinden çok daha açık bir şekilde gösteren bazı deneyimler vardır: İlk görüşte aşk, deja vu (o anı daha önce yaşamışsınız hissi) ve birtakım sembolleri ve bazı mitlerin anlamını hemen farketme gibi deneyimlerin tümü dış gerçekliğimizin kollektif bilinçaltıyla ani kesişimi olarak düşünülebilir. Daha geniş anlamda düşündüğümüzde, tüm dünyadaki ve tüm zamanlardaki sanatçı ve müzisyenlerin paylaştığı yaratıcı deneyimler, tüm dinlerdeki mistiklerin ruhsal deneyimleri ya da rüyalardaki, fantazilerdeki, mitolojilerdeki, peri masallarındaki ve edebiyattaki parallellikler kollektif bilinçaltına birer örnektir.

Buna güzel ve son zamanlarda oldukça tartışılan bir örnek de ölüme yaklaşma deneyimleridir. Ölüme oldukça yaklaştıktan sonra hayata döndürülen pek çok farklı kültürel altyapıya sahip bir çok insan birbirine oldukça benzeyen deneyimlerden söz etmiştir; bedenlerini terk ettiklerinden, bedenlerini ve onları çevreleyen olayları net olarak gördüklerinden, ucunda parlak bir ışık olan uzun bir tünele itildiklerinden ve kaybettikleri yakınlarının ya da dinsel figürlerin onları beklediğinden ve bu mutlu anı yaşarken bedenlerine geri dönmekten duydukları düş kırıklığından bahsetmişlerdir. -Belki de hepimiz ölümü bu biçimde deneyimlemek üzere yapıldık-

Arketipler

Kollektif bilinçaltını oluşturan öğelere arketipler –modeller- adı verilir. Jung onları dominantlar, mitolojik ya da ilkel figürler olarak da adlandırmıştır. Bir arketip, bir şeyi belirli bir yolla deneyimlemeye yönelik öğretilmemiş bir eğilimdir.

Arketipin kendine has bir biçimi yoktur, ama gördüğümüz ya da yaptığımız şeyler üzerinde “düzenleyici bir ilke” rolünü üstlenir. İşleyişi Freud’un teorisindeki içgüdülerin işleyişiyle aynıdır: Bir bebek başlangıçta sadece yiyecek bir şeyler ister, istediğinin ne olduğunu bilmez. Yine de içinde belli şeylerle tatmin edilip bazılarıyla edilemeyecek belli belirsiz bir arzu vardır. Büyüyen çocuk ise tecrübeyle birlikte açken çok daha belirgin bir şey istemeye başlar; bir şişe, bir kurabiye, ya da mantarlı pizza gibi..

Bir arketip uzaydaki bir kara deliğe benzer; orada olduğunu yalnızca içine çektiği madde ve ışık sayesinde anlayabilirsiniz.

Anne Arketipi

Atalarımızın hepsininin anneleri vardı. İçinde ya bir anne ya da anne yerine geçen bir figürün yer aldığı bir ortamda yetiştik. Güçsüz bebeklerken bizi besleyen kişi ile bağımız olmaksızın yaşayamazdık. Bu da bizim bu evrimsel ortamı yansıtacak şekilde “tasarlandığımız” sonucunu doğuruyor: bir anne istemeye, onu aramaya, tanımaya, onunla ilgilenmeye hazır olarak dünyaya geldik.

Bu yüzden anne arketipi belli bir tür ilişkiyi, “annelik” ilişkisini tanımamızı sağlayan doğuştan gelen bir yeteneğimiz. Jung , bu konunun biraz soyut olduğunu ve bu arketipi dünyada, belirli bir kişi üzerinde –çoğunlukla kendi annelerimiz- yansıtma eğiliminde olduğumuzu söyler. Çevrede bu arketipi yansıtacak belli bir kişi bulunmadığında bile, bu arketipi kişiselleştirerek bir mitolojik “roman” karakteri haline dönüştürmeye çalışırız. Bu karakter, arketipi sembolize etmektedir.

Anne arketipi ilkel ana ya da mitolojideki toprak ana ile sembolize edilir; batı inanışlarında Havva ve Meryemle, ve kilise, ulus, veya bir orman ya da okyanus gibi daha kişisel sembollerle. Jung’a göre, zihnindeki anne arketipinin ihtiyaçları gerçek annesi tarafından karşılanamayan bir kişi ileriki yaşamında kilisede huzur aramaya veya kendini anavatanıyla özdeşleştirmeye, Meryem ana figürünü imgelemeye ya da denizde yaşamı seçmeye eğilim duyacaktır.

Mana

Öncelikle şu anlaşılmalıdır ki, bu arketipler, Freud’un içgüdüleri gibi biyolojik değillerdir. Daha çok ruhsal isteklerdir. Örneğin, eğer rüyanızda uzun cisimler gördüyseniz, Freud bunların phallus’u ve nihayetinde seksi sembolize ettiği yorumunu yapabilir. Fakat Jung’un çok daha farklı bir bakış açısı vardır. Ona göre açıkça  bir penis gördüğümüz rüyalar bile doyurulmamış bir seks ihtiyacından daha farklı şeylere işaret ediyor olabilir.

İlkel topluluklardaki phallic sembolerin doğrudan seksle ilgili olup olmadıkları şüphelidir. Bunlar genellikle mana’yı, yani ruhsal gücü sembolize ederler. Bu semboller özel zamanlarda canlandırılarak toprağı bereketlendirmek, mahsulleri ya da balıkları artırmak veya birini iyileştirmek için çağrılmaktadırlar. Penis ve güç, semen ve tohum, gübre ve bereket arasındaki bağlantı bir çok kültür tarafından anlaşılmıştır.

Gölge

Seks ve yaşam içgüdüleri Jung’un sisteminde de genel olarak temsil edilmektedir. Onlar Jung’un gölge adını verdiği arketipin bir parçasıdır. İhtiyaçlarımızın hayatta kalma ve üreme içgüdüleriyle sınırlı olduğu, kendimizin bilincinde olmadığımız  ilkel insandan, “hayvan” geçmişimizden gelen bir parça.

Gölge, egonun karanlık yüzüdür; potansiyel kötülüğümüz genelde burada saklanmaktadır. Gerçekte gölgenin bir etiği yoktur; iyi ya da kötü değildir, tıpkı hayvanlardaki gibi. Bir hayvan yavrularını şefkatle sevme ve avlarını yiyecek için vahşice öldürme yeteneklerine sahiptir. Ama ikisini de yapmayı seçmez. Ne isterse onu yapar. O “masumdur.” Fakat bizim insani bakış açımızdan, hayvanların dünyası vahşi ve acımasız görünür, bu yüzden de gölge, kişiliğimizin itiraf edemediğimiz yanlarının saklandığı bir çöp kutusu haline gelir.

Gölgenin sembolleri, yılan, ejderha, canavarlar ve şeytanlardır. Gölge çoğu zaman bir mağaranın ya da su dolu bir havuzun; kollektif bilincin girişinde bizi bekler. Bir daha rüyanızda şeytanla mücadele ettiğinizi gördüğünüzde fark edeceksinizdir ki mücadele ettiğiniz yalnızca kendinizdir.

Persona

Persona sosyal görüntümüzü temsil eder. Persona sözcüğü person –kişi ve personality –kişilik sözcükleriyle bağlantılıdır ve Latincede maske anlamına gelen mask sözcüğünden gelmektedir. Persona kendinizi dış dünyaya göstermeden önce taktığınız maskedir. Her ne kadar bir arketip gibi başlasa da, onun farkına vardıktan sonra kollektif bilinçaltından en uzak olan yanımız olduğunu görürüz.

Bu en iyi haliyle, toplumun bizden istediği rolleri yerine getirirken hepimizin vermek istediği “iyi imaj”dır. Fakat bu aynı zamanda insanların düşüncelerini ve davranışlarını yönlendirmek için kullandığımız “yanlış imaj” da olabilir. En kötüsü de bunu asıl doğamız zannedebilmemizdir. Bazen nasıl görünmek istiyorsak öyle olduğumuza inanırız.

Anima ve animus

Hayatta oynamak zorunda olduğumuz dişi ya da erkil rol kişiliğimizin –persona’nın bir parçasını oluşturur. Pek çok insan için bu rol fiziksel cinsiyetleriyle belirlenmektedir. Fakat Jung da Freud, Adler ve diğerleri gibi, biseksüel bir doğaya sahip olduğumuzu hissetmiştir. Yaşamımıza bir fetus olarak başladığımızda, farklılaşmamış cinsel organlara sahiptik; bunlar ancak zamanla ve çeşitli hormonların etkisiyle dişi ya da erkek halini almıştır. Aynı şekilde bir bebek olarak sosyal yaşamımıza başladığımızda, sosyal açıdan ne erkek ne de dişiydik. Fakat neredeyse eşzamanlı olarak  -pembe ve mavi kurdelalar gibi şeylerle – bizi yavaş yavaş erkeğe ya da kadına dönüştüren toplumun etkisine girmişizdir.

Tüm toplumlarda erkek ve kadın rollerinden beklentiler farklıdır; bu genellikle üremedeki farklı rollerimizi temel alır, fakat çoğu zaman tamamen geleneksel bir çok detayı da içerir. Günümüz toplumunda, hala bu geleneksel beklentilerin izlerini taşırız. Kadınların hala daha şefkatli ve daha az agresif olmaları, erkeklerin ise hala güçlü ve duygusal açıdan dayanıklı olmaları beklenir. Jung’a göre bu beklentiler bizim potansiyelimizin ancak yarısını geliştirebildiğimizi gösterir.

Anima, erkeklerin kollektif bilinçaltındaki dişi yanı, animus ise kadınların kollektif bilinçaltındaki erkil yanı temsil etmektedir. İkisi birlikte “syzygy” olarak adlandırılır. Anima anlık ve sezgisel davranan genç bir kız, ya da bir cadı veya toprak ana olarak kişileştirilebilir. Genellikle derin duygusallık ve hayatın gücüyle bağdaştırılır. Animus yaşlı, bilge bir adam, bir sihirbaz, ya da çoğu zaman birden çok erkek olarak kişileştirilebilir ve bu figür genelde mantıklı, gerçekçi ve hatta tartışmacıdır.

Anima ya da animus genel anlamda kollektif bilinçaltıyla iletişim kurmamızı sağlayan arketiptir. Aynı zamanda aşk yaşamımızın büyük bir bölümünden de sorumludur. Biz, bir  antik Yunan efsanesinde söylenildiği gibi, karşı cinste diğer yarımızı, Tanrıların bizden aldığı diğer yarıyı, ararız. İlk görüşte aşık olduğumuzda bu, zihnimizdeki anima ya da animus arketipine oldukça uyan biriyle karşılaştık demektir.

Diğer arketipler

Jung, arketiplerin basitçe listeleyip ezberleyebileceğimiz belli gruplara ayrılmadığını ve sabit bir sayılarının olmadığını söylemiştir. Bunlar içiçedir ve gerektiğinde birbirleri içinde kolaylıkla eriyebilirler ve mantıkları geleneksel türde değildir. Yine de Jung diğer belirgin arketiplere şu örnekleri vermiştir:

Annenin yanında başka aile arketipleri de vardır. Baba, genellikle bir rehber ya da bir otorite figürü olarak sembolize edilir. Ayrıca, aile arketipi de vardır. Bu, kan bağını ve bilinçli nedenlerden daha derinlere inen bağları temsil etmektedir.

Ve çocuk; mitoloji ve sanatta çocuklarla, özellikle bebekler ve diğer küçük yaratıklarla temsil edilmiştir. Çocuk, geleceği, oluşu, yeniden doğuşu ve kurtuluşu sembolize eder. Batılılar kış dönümündeki Noelde İsanın doğuşunu kutlarken, bu dönem, güneşin kendilerine yeniden dönüşünü kutlayan kuzeydeki ilkel kültürler için de geleceği ve yeniden doğuşu temsil eder. Çocuk arketipi çoğu zaman diğer arketiplerle karışarak çocuk-tanrıya ya da çocuk-kahramana dönüşür

Çoğu arketip öykü karakteridir. Kahraman bunların başlıcalarındandır. O mana –güç  kişiliğidir ve kötü ejderhaları yenen kişidir. O, temelde –bizim öykünün kahramanı olarak sembolleştirdiğimiz- egoyu simgeler ve zamanının çoğunda ejederhalar ve canavarlar kılığına bürünen gölgelerle savaşır. Ne yazık ki kahraman, bir pozisyon olarak seçilebilmek için fazlaca saftır. Sonuçta o, kollektif bilince giden yollara dikkat vermez.

Kahraman, sık sık bakireyi kurtarmak için yola çıkar. O, saflığı, masumiyeti ve tecrübesizliği temsil etmektedir. Kahramana yolunda yaşlı, bilge adam rehberlik eder. O animusun bir biçimidir ve kahramana kollektif bilincin doğasını gösterir. Karanlık baba arketipi ise gölgeyi, gücün karanlık yüzünün hakimini simgeler. Ayrıca bir hayvan arketipi de vardır; insanlığın hayvan dünyasıyla ilişkilerini temsil etmektedir. Kahramanın sadık atı buna bir örnek olabilir, yılanlar da çoğu zaman hayvan arketipinin sembolü olmuşlardır ve oldukça zeki oldukları düşünülür. Sonuçta hayvanlar doğalarına bizden çok daha yakınlardır.

Hakkında konuşulması daha güç bazı arketipler de vardır. İlk adam bunlardan biridir ve batı dininde Adem’le sembolize edilir. Bir diğeri Tanrı arketipidir; evreni anlamaya, olanlara bir anlam vermeye, herşeyi bir amacı ve bir yönü varmış gibi görmeye olan ihtiyacımızı gösterir.

Hermafrodit, hem dişi hem erkek, karşıtlıkların birleşimini temsil eder. Tüm arketiplerin en önemlisi ise benliktir. Benlik kişiliğin nihayi birliğidir ve çember, haç ve Jung’un da pek çok kez resimlediği mandala figürleriyle sembollenmiştir. Mandala, meditasyonda, dikkati merkezde yoğunlaştırmak için kullanılan bir çizimdir; bu bir geometrik figür gibi olabileceği gibi renkli camdan bir pencere de olabilir. Benliği en iyi temsil eden kişiliklendirmeler mükemmelliğe ulaştıklarına inanılan İsa ve Buda gibi figürler olmasına rağmen, Jung mükemmelliğe gerçek anlamda ancak ölüm anında ulaşılabileceğini düşünmektedir.


İnsan aklının dinamikleri

Zihnin bileşenlerinden onların işleme ilkelerine gelelim. Jung, bize 3 temel ilke sunmuştur. Bunlardan ilki Karşıtlıklar İlkesi’dir. Her istek hemen bir karşıtına da işaret eder. Örneğin, eğer içimde iyi bir düşünce varsa, derinlerde başka bir yerde karşıt bir kötü düşünce bulunmaktadır. Aslında temel nokta şudur: İyilik anlayışına sahip olabilmem için, bir kötülük anlayışım da olması gerekir, tıpkı yükselişlerin düşüşler olmadan, siyahın beyaz olmadan varolamayacağı gibi.

Jung’a göre, zihnin gücünü (ya da libidosunu) yaratan karşıtlıklardır. Bu bir pilin artı ve eksi uçlarına ya da bir atomun bölünüşüne benzer. Enerjiyi yaratan zıtlıklardır; güçlü bir zıtlık güçlü enerji, zayıf bir zıtlık zayıf enerji ortaya çıkarır.

İkinci ilke, Eşitlik İlkesidir. Zıtlıktan doğan enerji her iki tarafa da eşit bir şekilde dağıtılır. Buna örnek olarak 10-11 yaşlarında başımdan geçen bir olayı anlatayım. O yıllarda zaman zaman yaralanmış, kötü durumdaki orman hayvanlarını iyileştirmeye çalışıyordum. Fakat korkarım bunu yaparken sık sık onlara daha çok zarar vermiştim. Bir keresinde yavru bir kuşu iyileştirmeye çalışıyordum. Fakat onu kaldırırken bir an onu elimle ne kadar kolayca ezebileceğim düşüncesi aklımdan geçti ve sarsıldım. Bu düşünceden hiç hoşlanmamıştım, ama düşünce yadsınamaz biçimde oradaydı. Yani o yavru kuşu elime aldığımda, ona yardım etmeye yönelik bir enerjim vardı, ama aynı zamanda içimde onu ezmek için de eşit miktarda bir enerji vardı. Ben kuşa yardım etmeye çalıştım ve enerji birtakım davranışlara dönüşerek yardım eylemini oluşturdu. Peki ya diğer enerji? Ona ne oldu?

Bu, gerçekleştirmediğiniz isteğe karşı tutumunuza bağlıdır. Eğer bu isteği kabullenir, onunla yüzleşir ve bunun bilincinde davranırsanız, bu enerji zihninizin genel anlamda gelişmesini sağlar; diğer bir deyişle büyürsünüz.

Ama bunun yerine, bu kötü isteği hiç bir zaman duymamış gibi davranırsanız, onu inkar eder ve bastırırsanız, enerji bir “kompleks” in oluşumunda kullanılacaktır. Kompleks, bir konu etrafında kümelenen bastırılmış düşünceler ve duygular paternidir. Eğer bir an için de olsa kuşu ezme fikrinin aklınızdan geçtiğini inkar ederseniz, bu düşünceyi gölgenin (karanlık yanınızın) önerdiği bir biçime sokabilirsiniz. Eğer biri duygusal yanını inkar ediyorsa, duygusallığı anima –dişi yan- arketipi içinde kendine bir yer bulabilir.

Sorun işte buradadır: Eğer tüm yaşamınız boyunca yalnızca iyiymişsiniz gibi davranırsanız –sanki yalan söylemeye, aldatmaya, çalmaya ve öldürmeye kapasiteniz yetmiyormuş gibi -, her iyilik yapışınızda diğer yanınız gölgenin etrafında bir kompleks içine girer. Bu kompleks kendine göre bir yaşam yaratmaya başlayacak ve sizi ele geçirecektir. Bir anda kendinizi küçük yavru kuşların üzerinde zıpladığınız karabasanlar görürken bulabilirsiniz.  Eğer uzun sürerse, kompleks sizi yenebilmekte ve size sahip olabilmektedir; bu çift kişilik gelişimine kadar varabilir.

Son ilke, Entropi İlkesidir. Bu, karşıtlıkların bir araya gelme eğilimidir, böylece enerji azalabilir. Jung bu fikri fizikten almıştır; entropi tüm fiziksel sistemlerin bir sona doğru işlemeye olan eğilimine verilen addır, Böylece tüm enerji düzgün biçimde dağılabilecektir. Örneğin odanın bir köşesinde bir ısıtıcınız varsa, sonunda tüm oda ısınacaktır.

İnsanlar gençken karşıtlıklar uç noktadadır, bu yüzden oldukça çok enerjiye sahibizdir. Yaşlandıkça, pek çoğumuz farklı yönlerimizle daha iyi başa çıkarız. Daha az saf idealistizdir, ve hepimizin iyi ve kötünün bir karışımı olduğumuzu fark ederiz. Karşı cins bize daha az tehlikeli görünür ve giderek androjenleşiriz. Yaşlılıkta kadın ve erkek fiziksel olarak bile daha çok birbirine benzer. Karşıtlıklarımızın üzerinde düşünebilme ve benliğimizin her iki yanını da görme sürecine, “geçiş” transcendence- adı verilir.

Benlik

Jung'a göre, yaşamın amacı benliği tanımaktır. Benlik, tüm karşıtlıkların ötesine geçişi ve kişiliğinizin her yönünün eşit olarak sergilenmesini temsil eder. Artık ne kadın veya erkek ne ego veya gölge, ne iyi veya kötü ne bilinçli veya bilinçsizsinizdir, tüm bunları birlikte yaşarsınız. Hem bir birey, hem de yaratılışın bütünlüğüsünüzdür, ve ikisi de değil.

Bunu zihniniz için yeni bir merkez, daha dengeli bir pozisyon olarak düşünebilirsiniz. Gençken, egoya yoğunlaşır ve kişiliğin önemsiz detayları hakkında hayıflanırız. İleriki yaşlarda ise, biraz daha derine odaklanır ve herkese, tüm hayata, hatta evrene daha fazla yakınlaşırız. Benliğini tanıyan bir kişi daha az bencil olacaktır.

EŞZAMANLILIK

Kişilik teorisyenleri uzun yıllar psikolojik süreçlerin mekanizma şeklinde mi yoksa teleoloji yoluyla mı işlediğini tartışmışlardır. Mekanizma düşüncesine göre, süreçler neden-sonuç ilişkisiyle işler. Birşey bir diğerine yolaçar ve diğeri başkasını doğurur, ve bu böyle gider, böylece şu anı geçmiş belirlemiş olur. Teoloji düşüncesinde ise gelecekteki bir durum hakkındaki fikirlerimizle yönlendiriliriz, amaçlar, anlamlar, değerler gibi şeylerle. Mekanizma determinizm ve doğa bilimleriyle ilişkilidir. Teoloji ise özgür irade ile bağlantılıdır.

Psikoloji tarihinde, Freudyenler ve davranış bilimciler daha çok mekanizmacı olarak, neo-Freudyenler, hümanistler ve varoluşçular ise teleolojist olarak görülür. Jung, bunların her ikisinin de rolü olduğuna inanır ve ayrıca üçüncü bir altenatif daha ekler; eşzamanlılık.

Eşzamanlılık birbirine neden-sonuç ilişkisiyle ya da teleolojik olarak bağlı olmayan, yine de aralarında anlamlı bir bağ olan iki olayın gerçekleşmesini anlatır. Jung, birbiriyle ilgisiz gibi görünen olayların aslında bilmediğimiz bir bütünün parçaları olduğu için eşzamanlı meydana geldiğini söylemiş ve haberci rüyaları buna örnek göstermiştir.  İnsanlar zaman zaman rüyalarında birşeyler görürler, örneğin sevdikleri biriyle ilgili bir olayı ve ertesi gün gördüklerinin gerçekleşmiş olduğunu görürler. Bazen bir arkadaşımızı aramak için telefonu kaldırırız ve arkadaşımızın zaten hatta olduğunu görürüz. Çoğu psikolog bunları rastlantı olarak adlandıracak ya da gerçekleşme ihtimallerinin düşündüğümüzden çok daha fazla olduğunu göstermeye çalışacaktır. Jung ise bunların, bizim insanlarla ve genel anlamda doğayla kollektif bilinç yoluyla nasıl bağlandığımızı gösteren işaretler olduğunu söyler.

Jung kendi dini inançları hakkında pek ipucu vermemiştir. Yine de eşzamanlılıkla ilgili bu olağandışı düşünce Hintlilerin gerçekliğe bakış açısıyla kolaylıkla açıklanabilmektedir. Hint düşüncesine göre, kişisel egolarımız okyanustaki birer ada gibidir: Oradan kendi dünyamıza ve birbirimize bakarız ve birbirimizden ayrı varlıklar olduğumuzu düşünürüz. Göremediğimiz şey ise, birbirimize suların dibindeki okyanus katı ile bağlı olduğumuz gerçeğidir.

Hint inanışlarında dış dünyaya maya –ilüzyon- adı verilir ve Tanrının rüyası ya da Tanrının dansı olarak düşünülür. Onu yaratan Tanrıdır, fakat kendi başına bir gerçekliği yoktur. Kişisel egolarımız jivatman, yani kişisel ruhlarımız olarak tanımlanır. Fakat onlar da ilüzyonun bir parçasıdır. Gerçekte tek ve bir olan Tanrı Atman’ın birer uzantısıyızdır; o kimliğini unutarak tamamen ayrı ve bağımsız olmuş, biz olmuştur. Fakat hiçbir zaman tamamıyla ayrı değilizdir. Öldüğümüzde uyanır ve başlangıçta kim olduğumuzu fark ederiz: tanrı.

Hayal kurduğumuzda ya da meditasyon yaptığımızda kişisel bilincimizin derinliklerine iner, gerçek benliğimize, kollektif bilince gittikçe daha çok yakınlaşırız. Bu ruh hali içindeyken, diğer egolarla –diğerleriyle iletişime de özellikle açığızdır.

Eşzamanlılık Jung’un teorisini nadir teorilerden biri haline getirmiştir; eşzamanlılık sadece parapsikolojik fenomenlerin üstünde değildir, aynı zamanda onları açıklamaya çalışmaktadır.

Biyografi

Carl Gustav Jung, 26 Temmuz 1875’te İsviçre’de küçük bir köy olan Kessewill’de doğdu. İyi bir eğitime sahip geniş bir aile ile çevriliydi, aralarında bir kaç rahip ve aykırı sayılabilecek kişiler de vardı.

6 yaşında Latince öğrenmeye başlayan Jung’un dil bilime ve edebiyata, özellikle antik edebiyata derin bir ilgisi vardı. Jung, pek çok modern Avrupa dilinin yanı sıra Eski Hint kutsal kitaplarının dili olan Sanskritçe de dahil bir çok eski dilde yazılan yazıları okuyabiliyordu.

İlk kariyer seçimi arkeoloji olmasına rağmen, Basel Üniversitesinde Tıp okuyan Jung, ünlü nörolog Krafft-Ebing’le çalışırken kariyerine psikyatride devam etmeye karar verdi.

Mezuniyetinin ardından Zürih’teki Burghoeltzli Akıl Hastanesinde görev alan Jung, burada şizofreni uzmanı (ve şizofreninin isim babası) Eugene Bleuler ile birlikte çalıştı. Bir Freud hayranı olan Jung, onunla 1907’de Viyana’da tanıştı. Anlatılanlara göre, tanıştıktan sonra Freud o gün için tüm randevularını iptal etmiş ve birlikte 13 saat boyunca duramadan konuşmuşlar. Freud sonunda Jung’u psikoanalizin prensi ve kendi mirasçısı olarak görmeye başlamıştı.

Fakat Jung hiçbir zaman için Freud teorisini tamamen benimsemedi. Aralarındaki ilişki 1909’da Amerikaya yaptıkları bir gezi sırasında soğuklaşmaya başladı.

Birinci Dünya Savaşı  Jung için oldukça acı veren bir kişilik testi dönemi olmuştur. Bu aynı zamanda, dünyanın şimdiye kadar gördüğü kişiliğe dair en ilginç teorilerden birinin de başlangıcını oluşturur.

Savaştan sonra Jung bir çok yer gezdi; Afrikadaki, Amerikadaki ve Hindistandaki kavimleri inceledi. 1946’da emekli oldu ve 1955’de eşinin ölümünden sonra gözlerden uzak yaşadı. 6 Haziran 1961’de Zürih’te öldü.

Kaynak: Dr. C. George Boeree

 
Sayfa 2 > 2